TEPAV web sitesinde yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. TEPAV'ın resmi görüşü değildir.
© TEPAV, aksi belirtilmedikçe her hakkı saklıdır.
Söğütözü Cad. No:43 TOBB-ETÜ Yerleşkesi 2. Kısım 06560 Söğütözü-Ankara
Telefon: +90 312 292 5500Fax: +90 312 292 5555
tepav@tepav.org.tr / tepav.org.trTEPAV veriye dayalı analiz yaparak politika tasarım sürecine katkı sağlayan, akademik etik ve kaliteden ödün vermeyen, kar amacı gütmeyen, partizan olmayan bir araştırma kuruluşudur.

H. Ekrem Cunedioğlu
Yirminci yüzyıl, insanlık tarihinin en kanlı, aklın en yıkıcı biçimde silah haline geldiği yüzyıldı. Jürgen Habermas’ın ömrünü adadığı o büyük vaat, tam da bu eşi görülmemiş yıkıntının içinden, bir çıkış arayışı olarak doğmuştu: Rasyonel varlıklar olarak, şiddete başvurmadan, yalnızca konuşarak ve birbirimizi dinleyerek ortak bir gerçeğe ulaşabiliriz. Elli yılını aklı şiddetin elinden kurtarmaya ve iletişimsel aklın teorik mimarisini kurmaya adayan Habermas, seslerin yeniden bombalar ve algoritmalar tarafından yutulduğu bir dünyada hayata veda etti.
O, 1929’da doğan, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasında büyüyen ve Nürnberg davalarını gençlik yıllarında izleyerek ülkesinin geçmişiyle hesaplaşmayı entelektüel bir görev edinen bir filozoftu. Frankfurt Okulu’nun karanlık kötümserliği içinden çıkıp aydınlık bir müzakere arayışına girdi. Ancak büyük düşünürler, bazen kendi teorilerinin en ağır sınavına girer ve o sınavı geçemezler.
Ekim 2023’te, Gazze’deki savaşın ilk haftalarında bir grup Alman entelektüelin kaleme aldığı bildiri tam da böyle bir kırılma anıydı. Habermas’ın da imzacısı olduğu bu metin, Hamas’ın saldırısını kınarken İsrail’in askeri operasyonuna dair dikkat çekici bir sessizlik içeriyordu. Elli yıl boyunca insanlığa “birbirinizi dinleyin, tartışın, anlaşın” diye çağrıda bulunan bu isme tepkiler gecikmeden geldi. Kendi öğrencileri, meslektaşları ve okurları ona kendi teorisiyle karşı çıktılar: “Sen iletişimsel aklın teorisyenisin. Her sesi eşit ağırlıkta duymayı savunuyorsun. Gazze’deki sesler nerede?”.
Bu eleştiriler haklıydı. Habermas’ın o bildirideki tutumu kendi kavramsal evrenini zorlayan, entelektüel dürüstlükle bağdaşması imkânsız bir çelişkiydi. Kapsayıcı müzakerenin büyük ustası, binlerce sivilin hayatını kaybettiği bir çatışmada suskunluğun öte yanında durmayı tercih etmiş ve bu sınavdan sıyrılamamıştı.
Yine de tüm bu çelişkilere rağmen, 14 Mart 2026’da sosyoloji, felsefe ve siyaset bilimi dünyası gerçek bir ustasını yitirdi. Çünkü hatalar ve hayal kırıklıkları, yarım asırlık bir düşünce mirasını silip atmaz. Geride bıraktığı o devasa yapı ve o yapının bize sordurduğu sorular, tüm yakıcılığıyla durmaya devam ediyor.
I. Mirasın Özü: İki Akıl, Bir Gerilim
Habermas’ı anlamak için ciltlerce kitap okumadan önce tek bir temel gerilimi kavramak yeterli belki de: İletişimsel akıl ile araçsal akıl arasındaki bitmek bilmeyen o çatışma.
Araçsal akıl, dünyayı bir hesap tablosu gibi okur ve sadece şunu sorar: “Bu hedefe ulaşmak için en verimli araç nedir?”. Burada önemli olan tek şey nihai sonuçtur ve hedefe giden yollar ile başkaları üzerindeki yıkıcı etkiler bütünüyle ikincil kalır. Modern bürokrasinin çarkları, vahşi piyasa mantığı veya acımasız savaş stratejileri hep böyle işler. Araçsal aklın gözünde karşınızdaki kişi, anlamanız gereken bir insan, bir özne değildir. O; denklemde hesaplanması, yönetilmesi ya da ekarte edilmesi gereken bir değişkendir, salt bir engel ya da kaynaktır.
İletişimsel akıl ise bambaşka, çok daha insani bir sorudan hareket eder: “Birlikte nasıl anlaşabiliriz?”. Burada amaç, kelime oyunlarıyla karşınızdakini alt etmek veya saf bir ikna zaferi kazanmak değildir. Amaç, muhatabınızla birlikte gerçeğe, hakkaniyete ve ortak bir karara varmaktır. Habermas, bunun gerçekleşebilmesi için “ideal konuşma durumu” adını verdiği bir ön koşul öne sürer. Bu, konuşmanın tüm taraflarının eşit sesle, hiçbir baskı hissetmeden ve karşılıklı saygı içinde söz alabildiği bir ortamdır. Ütopik mi? Evet, biraz öyle. Ama Habermas bu ütopyayı ulaşılamaz bir hayal olarak değil, fırtınada yönümüzü bulmamızı sağlayan bir pusula olarak sunar. Gerçek dünyadaki müzakereler hiçbir zaman mükemmel olmayabilir ancak o yöne doğru adım atmaya çalışmak ile bundan tamamen vazgeçmek arasındaki fark, demokrasi ile otoriterlik arasındaki farkın ta kendisidir.
Habermas’ın bu temel gerilimin üzerine inşa ettiği kavramları da sadece akademik birer terim olarak değil, bugün hayatımızı kuşatan krizleri anlamamız için bize hediye ettiği keskin felsefi araçlar olarak değerlendirmeliyiz bence:
Kamusal alan: Bireylerin devletin baskısından ve piyasanın kâr hırsından bağımsız biçimde bir araya gelip ortak meselelerini özgürce tartışabildikleri o hayati toplumsal zemin.
Yaşam dünyası: İnsanların gündelik iletişim pratiklerinden, dayanışmadan ve kültürel aktarımdan ördüğü anlam, değer ve güven ağı.
Sistemin sömürgeleşmesi: Habermas’ın belki de en vurucu tespiti. Para ve iktidar mantığının, o masum yaşam dünyasına adeta bir virüs gibi sızması; oradaki dili, insani ilişkileri ve değerleri kendi kâr/güç araçsallığıyla zehirleyip dönüştürmesi.
Müzakereci demokrasi: Siyaseti salt sandıktaki çoğunluk oylamasına indirgemeyen; rasyonel tartışmaya ve meşru, akılcı gerekçelere dayanan bir karar alma modeli.
Bu kavramlar, yazıldıkları dönemin çok ötesinde bir geçerlilik taşıyor. Çünkü tarif ettikleri o büyük gerilim kapanmadı; aksine, her geçen yıl biraz daha keskinleşmeye devam ediyor.
II. Bugün: Kavramlar Neden Hâlâ Yanıyor?
Savaş: Daha İyi Argümanın Değil, Daha Büyük Füzenin Egemenliği
Habermas, ömrü boyunca uluslararası hukukun ve çok taraflı kurumların güçlendirilmesini savundu. 2004 tarihli “Bölünmüş Batı” adlı kitabında, ABD’nin Irak’ı tek taraflı işgaline karşı çıkarak uluslararası hukukun ve BM meşruiyetinin korunması gerektiğini çok net bir şekilde ortaya koydu. Verdiği mesaj basitti: Ulus devletlerin egemen çıkarlarının ötesinde, küresel düzeyde işleyen müzakereci kurumlar inşa edilmeden, dünya sürekli stratejik güç çatışmalarına gömülü kalacaktır. O, tüm eksikliklerine karşın Avrupa Birliği’ni ulusların müzakere yoluyla birlikte karar alabileceğinin somut kanıtı, Birleşmiş Milletler’i ise teorik olarak küresel bir “kamusal alan” işlevi görebilecek bir kurum olarak değerlendirdi. Bu alan, devletlerin eşit söz hakkıyla, rasyonel argümanlarla birbirini ikna etmeye çalıştığı ideal bir zemin olmalıydı.
Bugün bu zeminin ne hâlde olduğuna baktığımızda ise özellikle ABD, İsrail ve İran arasındaki gerilimle şekillenen Orta Doğu’daki tablo, uluslararası hukukun kâh araçsallaştırıldığını kâh tamamen işlevsizleştirildiğini gösteriyor. BM Güvenlik Konseyi’nin yapısal çelişkisi artık gizlenemez derecede çıplak bir hâl aldı. Beş daimî üyenin veto hakkı, sistemin özündeki güç asimetrisini kurumsal düzeyde sabitlemiştir. Güçlü devletlerin kendi çıkarlarına aykırı her ateşkes kararını fütursuzca veto ettiği, insani yardım koridorlarının pazarlık kozuna dönüştüğü ve uluslararası mahkeme kararlarının görmezden gelindiği bir yapıda, “daha iyi argümanın” kazanacağı iddiası havada asılı kalır. Burada egemen olan şey “daha iyi argüman” değil, doğrudan doğruya “daha büyük güç” kozudur.
Habermas buna kesin bir isim koyardı: Stratejik eylemin zaferi. Tarafların amacı artık ortak gerçeği bulmak ya da birbirini anlamak değil; jeopolitik konumlanmayı güçlendirmek, bölgesel dengeleri kendi lehine çevirmek ve karşı tarafı askeri, ekonomik ya da diplomatik güçle boyun eğdirmektir. Kamusal alanın yerini güç dengesi, müzakerenin yerini ise müzakere görünümündeki saf baskı almıştır. Dahası, savaş dönemlerinde tarafların her biri kendi haber ortamını inşa edip ortak gerçeklik zeminini yıktığı için, BM kürsüsünde söylenen hiçbir argüman gerçek bir müzakere işlevi görmez; salt diplomatik bir ritüele dönüşür.
Bu acı tablo, Habermas’ın tartışmalı Gazze bildirisiyle birlikte düşünüldüğünde çok daha karmaşık bir hal alıyor. Ortada içinden çıkılması zor bir paradoks var: Bir yanda kendi inşa ettiği teorisini ihlal ettiği iddia edilen sarsıcı bir imza; öte yanda uluslararası arenada yaşanan bu çöküşle, o teorinin eksikliğinin ne denli yıkıcı olduğunu acı biçimde doğrulayan bir dünya gerçekliği. İkisi, bu mirasın içinde aynı anda var olmak zorunda.
Yapay Zekâ: Yaşam Dünyasının Algoritmik Sömürgeleşmesi
İkinci büyük sahne daha sessiz ama belki daha derinden işliyor. Yapay zekâ ve algoritmik sistemler, Habermas’ın “yaşam dünyasının sömürgeleşmesi” tezinin 21. yüzyıldaki en mükemmel örneğini sunuyor. Habermas’a göre sağlıklı bir demokratik müzakere, üç temel geçerlilik iddiasının eşzamanlı sorgulanabildiği bir kapasiteye dayanır. Bugün yapay zekâ, bu üçünü birden yerinden ediyor:
Doğruluk: Söylenenin olgusal temeli olmalıdır. Oysa derin sahtelik (deepfake) teknolojisi, görüntünün ve sesin artık hiçbir şeyi kanıtlamadığı bir çağı açtı. Yapay zekâ destekli dezenformasyon kampanyaları ve sosyal medya algoritmaları, insanları kendi yankı odalarına hapsediyor. İnsanlar artık aynı olayı birbirinden tamamen kopuk haber ortamlarında izliyor ve Habermas’ın “ortak gerçeklik zemini” olarak tanımladığı şey çözülüyor. Hangi argümanın daha iyi olduğunu tartışmadan önce, hangi olgunun gerçek olduğunu tartışmak zorunda kalıyoruz. Ortak gerçeklik olmadan müzakere neyin üzerinde yapılacak?
Normatif Doğruluk: Önerilen eylemin meşru bir ahlaki ya da hukuki çerçevesi olmalıdır. Fakat sosyal medya algoritmalarının tasarımı, bir kamusal alan yaratmak için değil, etkileşimi maksimize etmek için tasarlanmıştır. Algoritma; öfkeyi, korkuyu ve kutuplaşmayı tetikleyen içerikleri tercih eder. Habermas’ın savunduğu “daha iyi argümanın kazanması” ilkesi, her şeyin eşdeğer sayıldığı bu ortamda algoritmik açıdan elverişsiz bir konuma düşürülür.
Samimiyet: Konuşan kişi niyetini açıkça ortaya koymalıdır. Günümüzde yapay zekâ üretimi içerikler, insan yazımından giderek ayırt edilemez hale geliyor. Siyasi aktörler ve şirketler, kendi çıkarlarına hizmet eden içerikleri insan sesiyle, duygusallığıyla ve samimiyetinin görünümüyle üretebiliyor. Konuşanın niyetini okuma kapasitemiz, yani iletişimsel aklın temel bileşeni, sistematik biçimde aşındırılıyor.
Ekonomik boyuta geçtiğimizde tablo daha da derin bir hal alıyor. Yapay zekânın üretkenlik artışları gerçek, kârlar muazzam olsa bile bu teknolojinin tasarımı, mülkiyeti ve getirilerinin dağılımı rasyonel bir demokratik müzakereden geçmiyor. Küçük bir sermaye ve teknoloji şirketi grubu, önümüzdeki on yılda emek piyasalarını ve bilgi ortamlarını şekillendirecek sistemleri hâlihazırda devreye sokmuş durumda. Habermas’ın meşruiyet krizi dediği şey tam bu noktada tırmanıyor: Toplumsal dönüşümü yönetmesi beklenen kurumların, bu dönüşümün hızına ve ölçeğine yanıt üretecek müzakereci kapasiteden yoksun kalması.
III. Bir Miras, Bir Davet
Habermas hiçbir zaman naif değildi. İletişimsel eylemin dünyanın hâkim mantığı olduğunu ya da araçsal aklın, stratejik çıkarın ve sistemin sömürgeleştirici gücünün var olmadığını iddia etmedi. Söylediği şey çok daha zorlu ve cesurdu: Bütün bu yıkıcılığa rağmen, insan iletişiminin içinde başka bir potansiyel yatıyor. O potansiyeli teorik olarak tarif etmek, onu fiilen inşa etmeye başlamanın ilk adımıdır; bunu ciddiye almak ise entelektüel bir lüks değil, yaşamsal bir zorunluluktur.
Belki de en ironik gerçek şu: Habermas’ın Gazze bildirisine yöneltilen eleştirilerin kendisi, bizzat Habermasçı bir pratikti. Düşüncenin otoritesini, kurumsal gücü ya da kişinin yaşını değil, doğrudan argümanı merkeze koymak. “Sen büyük bir düşünürsün, ama bu tutumun kendi teorinle çelişiyor ve ben bunu gerekçesiyle söylüyorum” demek. Eleştiriyi mümkün kılan zemin, eleştirilen o teorinin ta kendisiydi. Bu belki de onun en güzel, en kalıcı mirasıdır: Bize, gerektiğinde Habermas’ı Habermas’a karşı kullanabilmemizi mümkün kılan o muazzam düşünce çerçevesini bırakmak.
Sosyoloji, felsefe ve siyaset biliminin büyük ustalarından birini kaybettik. Hatalarıyla, çelişkileriyle, hayal kırıklıklarıyla ve o tartışmalı imzasıyla birlikte. Ancak mirası bir cevap listesi değil, köklü bir soru pratiği olarak hâlâ ayakta duruyor. Güç olmadan da meşruiyet inşa edilebilir mi? Şiddet olmadan da düzen kurulabilir mi? Algoritmanın değil, argümanın belirlediği bir kamusal alan gerçekten mümkün mü?
Bombaların ve algoritmaların sağır edici gürültüsünde bu inancı taşımak elbette zor. Bunlar belki naif sorular gibi görünebilir. Ama bu sorulara “evet” diyebilmek için mücadele etmeyenler, meydanı “hayır” diyenlere, yani gücün zorbalığına terk ediyor. Habermas’ın bize bıraktığı, tam da bu zorlukla yüzleşme ahlakıydı. Kolaylara değil, olanaklara bakmak; güce değil, argümana güvenmek ve müzakere edilebilir bir dünyanın mümkün olduğu fikrinden hiçbir zaman vazgeçmemek...
Elveda Habermas.

21/03/2026

17/03/2026

16/03/2026

14/03/2026

13/03/2026