TEPAV web sitesinde yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. TEPAV'ın resmi görüşü değildir.
© TEPAV, aksi belirtilmedikçe her hakkı saklıdır.
Söğütözü Cad. No:43 TOBB-ETÜ Yerleşkesi 2. Kısım 06560 Söğütözü-Ankara
Telefon: +90 312 292 5500Fax: +90 312 292 5555
tepav@tepav.org.tr / tepav.org.trTEPAV veriye dayalı analiz yaparak politika tasarım sürecine katkı sağlayan, akademik etik ve kaliteden ödün vermeyen, kar amacı gütmeyen, partizan olmayan bir araştırma kuruluşudur.

İçinden geçtiğimiz dönem, “öngörülemezlik” diye de adlandırabileceğimiz bir dönem: İşlerin zorlaştığı; karmaşık, kaotik ve kimi durumda rastlantısal şekilde tahmin yapmaktan bizi uzaklaştıran belirsizliğin bir üst seviyesi olarak görülmelidir. Başka bir ifadeyle, hiç ummadığımız şeyler hiç ummadığımız sonuçlara yol açabilir. Felsefi temelde öngörülemezliği daha yapısal (ontolojik), zeminin kaydığı, kaotik ve riskin yerini tehlikeye bıraktığı yeni bir durum olarak da görmek mümkün.
Alman filozof Martin Heidegger, “zeminsizleşme” (1927, 1962) ile her şeyin “alışıldık anlamını” kaybedeceğini ve kişiler için bir tür asılı kalmışlık hissi doğacağını söyler. Aynı tespiti, yeni bir biçim kazanan Doğu-Batı gerilimleri ile finansal piyasalarda derinleşen rezerv para tartışmaları çerçevesinde, ülkelerin siyasi ve ekonomik yönetimleri için de yapmak mümkün.
Türkiye ekonomisi, ABD-İsrail ve İran savaşına, ekonomide kırılganlıkların artmaya başladığı bir dönemde hazırlıksız yakalandı. Uygulanan ekonomik program (aslında bir ekonomik programdan çok finansal istikrar arayışı programı diyebiliriz), rasyonel politikalara dönüş bağlamında finansal piyasalarda bir istikrar sağlasa da özellikle yapısal alanlar, kural bazlı sistem ve maliye politikasına yönelik çabaların yetersiz kalması nedeniyle son dönemde patinaj yapmaya başlamıştı. Devrede olan kontrollü kur modeli, enflasyonda hedeflenen düzeylerin gerisinde kalınması (2025 yılında 2024’e göre enflasyon hedeflerindeki sapmanın daha yüksek seviyelerde çıkması), potansiyelin altında büyüme, doğrudan yabancı sermaye ve uzun vadeli dış kaynak girişlerinin yavaşlaması ile dış açık ve artan finansman ihtiyacı, programın üçüncü yılında makro dengeler üzerinde daha belirleyici hale gelmişti. Buna makro tahminlerle gerçekleşmeler arasındaki farklılaşma eklendiğinde, program kredibilite açısından da soru işaretlerinin artmaya başladığı bir döneme girmişti.
Bu süreçte reel sektörde en olumsuz etkilenenler, küçük ve orta ölçekli işletmeler ile ihracat yapan imalatçı firmalar olmuştur. TL’nin değerlemesi enflasyonla mücadele açısından bir politika aracı olmakla birlikte sürecin uzaması ve içeride programlananın üzerinde artan maliyetler, firmaların rekabet gücünü azaltmıştır. 2026 yılında savaş öncesinde artış eğilimine giren cari açık, bölgemizde yaşanan savaşın etkisiyle daha da hızlanmıştır. Savaş nedeniyle özellikle İran’la dış ticaret ve transit ticaret hacminde yaklaşık 10 milyar dolarlık bir kayıp yaşanırken firmaların döviz pozisyon açığı 200 milyar dolara kadar yükselmiştir. Aynı dönemde sanayi üretim endeksleri ile kapasite kullanım oranlarında da gerileme gözlenmiştir. Finansman maliyetlerinin yüksek olması ve doğrudan yabancı sermaye girişindeki yetersizlikler de firmaların borçlanma maliyetlerinin artmasına yol açmıştır.
Türkiye, enerji bağımlılığı, baskılanan döviz kuru politikası ve sıcak savaşın yaşandığı coğrafyaya yakınlığı nedeniyle önemli ekonomik ve jeopolitik risklerle karşı karşıyadır. Savaşla birlikte ortaya çıkan ve öngörülemezliği artıran yeni koşullar hem kamu hem de özel sektör açısından iş yapma biçimlerinin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Devlet, mevcut plan ve programlarını değişen ve risk temelli yönetimden farklılaşan bu öngörülemezlik ortamının gerektirdiği şekilde yeniden hazırlamalı, tehlikelere ve fırsatlara eşit yaklaşarak yönetim stratejilerini ortaya koymalıdır. Böyle dönemlerde kamunun liderliği ve toparlayıcılığı kritik önemdedir. Bu mesele, özel sektörün mikro politikalarla çözebileceği bir mesele olmaktan çıkmıştır. Bunun için de özel sektörün geleneksel yaklaşımından vazgeçerek ne istediğini açık ve samimi bir şekilde anlatması ve nerede yaşamsal desteklere ve yönlendirmelere ihtiyacı olduğu konusunda bir mutabakat kültürü geliştirerek kamudan talepte bulunması gerekmektedir.
Firmalar bu döneme ilişkin olarak:
Burada kritik başarı faktörü, devletin, ekonomi yönetiminin uzlaşma kültürü ve bunu resmileştiren politika beyanları temelinde bir iş yapma kültürüne açık olması ve bunu desteklemesine de bağlı görülmektedir. Bununla birlikte, özel sektörün de amaç fonksiyonunu ülke refahı olarak geniş düşünmesi ve kurumsal çalışmalara bu yönlü bakması gerekmektedir.
Olumsuz hikayemiz çok, ama bu dönemde örnek uygulamalar yaratmak olmazsa olmazımız olarak görülmelidir.
Bu çalışma 1.5.2026 tarihinde Bloomberg Businessweek’de yayımlanan yazının genişletilmiş versiyonudur.