TEPAV web sitesinde yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. TEPAV'ın resmi görüşü değildir.
© TEPAV, aksi belirtilmedikçe her hakkı saklıdır.
Söğütözü Cad. No:43 TOBB-ETÜ Yerleşkesi 2. Kısım 06560 Söğütözü-Ankara
Telefon: +90 312 292 5500Fax: +90 312 292 5555
tepav@tepav.org.tr / tepav.org.trTEPAV veriye dayalı analiz yaparak politika tasarım sürecine katkı sağlayan, akademik etik ve kaliteden ödün vermeyen, kar amacı gütmeyen, partizan olmayan bir araştırma kuruluşudur.

Trump’ın Grönland çıkışı, kural bazlı uluslararası düzen ile büyük güçlerin çıkar bazlı refleksleri arasındaki gerilimi hiç olmadığı kadar görünür kılarak küresel gündeminin en sıcak başlıklarından biri haline getirdi.
ABD Başkanı Donald J. Trump’ın Grönland için “İstese de istemese de bizim olacak; aksi hâlde Rusya ve Çin alacak” sözleri ile Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in “Böyle bir hamle NATO’nun sonu olur” çıkışı, meselenin bir anda müttefikler arası bir gerilim başlığına dönüşmesine yol açtı. Ankara da Batı ittifakının bir parçası olarak bu gelişmeleri dikkat ve kaygıyla izlediğini hissettirdi.
Trump’ın benzer bir açıklamayı Kürtlerin lehine yapması durumunda bu coğrafyada Grönland’dakine benzer ölçülü tepkilerin verilmeyeceğini tahmin etmek güç değil. Nitekim sosyal medyada karşıma çıkan bir paylaşımda Grönlandlı bir kadın, Trump’ı rüyasında gördüğünü, bunun kendisi için bir kâbusa dönüştüğünü ve artık uyumakta zorlandığını anlatıyordu.
Öngörülebilirlik ögesi aşındı
BM Şartı’nda yer alan kural bazlı uluslararası düzenin ruhuna karşı söylenebilecek her ifadeyi çekinmeden dile getiren Trump’ın açıklamaları, NATO ittifakının temel varsayımlarından biri olan “öngörülebilirlik” ilkesini belirgin biçimde aşındırdı.
Trump, tüm bu tehdit diline rağmen Grönland’ı işgal etmektense meseleyi en yüksek getiriyi sağlayabileceği bir baskı ve pazarlık süreciyle sonuçlandırmayı tercih edebilir.
Yine de kuralların anlamsızlaştığı bu gibi zamanlar, bir sonraki krize gebedir. Böylesi ihlaller karşılıksız bırakıldığı ölçüde, bir sonraki sefer yaşanacak bu gibi bir zorlamada sınırlar daha da fütursuzca ihlal edilir. Müttefikliğin bağlayıcı ve koruyucu hissi zayıflar. Bu his zayıfladıkça müttefiklik ortak savunma fikrinden çok, pazarlık ve güç sınavına yaklaşan bir forma bürünür.
Güven bunalımı
Türkiye açısından bu yeni bir keşif değil; asıl kritik nokta da bu. Türkiye, uzun yıllardır “NATO müttefikiyiz” vurgusuna rağmen özellikle Kürt dosyasında ABD’nin aynı anda iki zıt sinyal üretebildiğini tecrübe etti.
Bir yandan PKK’nın ABD’nin terör listesinde yer almasıyla Türkiye’nin güvenlik kaygısının tanındığı mesajı verilmesi, öte yandan sahada –özellikle Suriye’de IŞİD’le mücadele çerçevesinde– Türkiye’nin PKK’nın Suriye kolu olarak kabul ettiği YPG güçleriyle iş birliğine gidilmesi, Ankara’nın Amerika’nın öncülüğündeki bir dünyada “orta ölçekli bir güç” olarak her zaman huzursuz şekilde konumlanmasına neden oluyor. Ne var ki bu Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı özel bir tavır da değil.
2003’te 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinin ardından Amerika, Kuzey Irak’ta Türk askerinin başına onur kırıcı bir şekilde çuval geçirdi. Ancak aynı Amerika, Saddam, Halepçe (1988) katliamını yaparken Kürtlerin yardımına koşmadı. Birinci Körfez Savaşı’nda Saddam’a karşı Kürtler dahil Irak halkının ayaklanmasını teşvik eder açıklamalar yapıyor diye algılandı; ancak ateşkes rejim değişikliğiyle sonuçlanmayınca Bağdat’ın ayaklananları sert bir biçimde bastırmasına da göz yumdu. Haliyle bölgedeki mesele sadece tarihi bir travmanın yer ettiği hassasiyet ve ondan kaynaklı bir refleks değil, güncel örneklerle sürekli tazelenen bir güven bunalımı ile bu güveni yeniden tesis etme çabasıdır.
İç zayıflık, dış manevra, iç sertleşme döngüsü
Ancak aynı anda başka bir gerçek daha var: Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarına ilişkin tarihsel ve güncel hak sorunları, güvenlikçi okuma sertleştikçe büyüyen bir zemin üretti. PKK ile mücadele başka, bunun ötesine taşan sistematik dışlama, aşağılanma, güvenlik tehdidi muamelesi başka bir şeydir.
Demokrasinin çıtasının düştüğü ve vatandaşların devletlerinden memnuniyetsizliğinin arttığı ölçüde, dış aktörlerin “insan hakları” söylemi üzerinden nüfuz alanı açması kolaylaşır. Bu yalnız dışarıdan dayatılan bir müdahale meselesi değildir; içerideki kırılganlıkların dışarıda “fırsata” dönüşmesidir. Sonra bu “fırsat”, Türkiye’de daha sert güvenlikçi refleksi tetikler, güvenlikçi refleks hak alanını daha da daraltır, daralan hak alanı dışarıya yeni meşruiyet malzemesi verir. Böylece birbirini besleyen o kısır döngü ortaya çıkar: İç zayıflık dış manevraya kapı aralar, dış manevra iç sertleşmeyi artırır, iç sertleşme dış manevraya daha geniş alan açar.
Bu döngü karşısında ABD’nin davranış mantığını anlamlandırmak gerekir. Bu mantığın temelini büyük güçlerin ahlaki kategorilerle değil çıkar tanımıyla hareket ettiği gerçeği oluşturur. Grönland örneğindeki “nadir toprak elementleri” gibi somut bir çıkar, dili bile dönüştürebilir. Egemenlik ve ittifak, bir anda stratejik zorunluluk söylemine indirgenebilir.
Değişken çıkar denklemi
Aynı mantık Ortadoğu’da daha karmaşık bir biçimde çalışıyor. Burada çıkarın adı, çoğu zaman İsrail’in güvenliği, bölgedeki Amerikan varlığının tehdit altına girmemesi ve Washington’un müttefik ağının sürdürülebilirliği olarak şekilleniyor.
Dolayısıyla Kürt meselesi ne Türkiye’nin gördüğü gibi “mutlaka bir Kürdistan kurma projesi” ne de bazı Kürt aktörlerin umduğu gibi “kalıcı himaye ve sadakat” başlığıyla açıklanabilir. Daha soğuk bir gerçeklik var: Kürtler, Amerikan çıkar tanımı içinde kimi zaman kritik bir araç, kimi zaman ikincil bir değişken olabilir. Haliyle Kürtlerden arada kulağa gelen “satılma” kelimesi bir duyguya da işaret eder ama mekanizmayı açıklamaz; çünkü burada ahlaki bir vefa değil, değişken bir çıkar denklemi çalışır.
Sahadaki örnekler de bu mekanizmayı görünür kılıyor. Halep’te Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahalleleri bağlamında dile gelen “Daha büyük kazanımları korumak için bazı alanların feda edilebilirliği” fikri, aktörlerin öncelik sıralamasıyla hareket ettiğini gösteriyor. Benzer şekilde İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’dan gelen “vefa borcu” söylemi, pratikte sınırlı kalabiliyor; çünkü hiçbir büyük güç, sırf vefa için siyasi ve askeri kapitalini tüketmeyi tercih etmiyor.
Bu durum, Türkiye’nin de Kürtlerin de aynı anda yaşadığı hayal kırıklıklarını açıklıyor: Türkiye, “müttefiklik” diye tanımladığı ilişkinin kritik anlarda pazarlık diline dönüştüğünü görüyor; Kürtler ise “kalıcı destek” diye okudukları ilişkinin, öncelikler değiştiğinde hızla daralabildiğini tecrübe ediyor. İki tarafın şikâyetleri aslında aynı kaynağa bağlanıyor: Çıkar odaklı büyük güç davranışı ile sabit beklentilerin çarpışması.
“Satılma” travması
Bu açmazı aşmak için, tek bir hamle veya tek bir tarafın “iyi niyeti” yetmez; çünkü sorun, karşılıklı davranışları yeniden üreten çift yönlü bir mekanizma halini aldı. Türkiye açısından en rasyonel çıkış, güvenliği yalnız dış tehdit tanımı üzerinden değil, içerideki toplumsal dokuyu güçlendirecek eşit yurttaşlık kapasitesi üzerinden de kurmak.
Kürt vatandaşlara dönük hak ve hukuk standardı yükseldikçe dış aktörlerin “insan hakları” üzerinden nüfuz alanı açması zorlaşır; daha önemlisi, Türkiye’de her dış hamlenin otomatik olarak “bölünme”ye bağlanmasını besleyen iç kırılganlık azalır.
Bu, PKK ile mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmez; mücadeleyi, hak alanını daraltan bir otomatikleşmeden çıkarıp meşru ve ölçülü bir çerçeveye oturtmak anlamına gelir.
Kürt aktörler açısından ise kalıcı himaye beklentisini bırakıp çıkar denklemini gerçekçi okumak hayati bir gereklilik olarak öne çıkıyor. Büyük güçler, vefa borcuyla hareket etmiyorsa sürdürülebilir güvenlik yalnız dış korumaya değil yerel meşruiyete, yerel uzlaşıya ve aşırı bağımlılığı azaltan çok kanallı ilişkilere dayanmak zorundadır. Aksi halde her ayarlama “satılma” travması üretir; bu travma da stratejik hatalara kapı aralar.
Değişen erdemler değil, denklemdeki ağırlık noktası
Bu çerçevede Fırat’ın doğusu, yalnız askeri bir alan değil, bu çıkar denkleminin yeniden kurulacağı coğrafya olarak beliriyor. Çünkü burada Türkiye’nin güvenlik öncelikleriyle ABD’nin bölgesel çıkar tanımı daha çıplak biçimde çakışma potansiyeli taşıyor.
Eğer Washington’un çıkar hesabı, Fırat’ın doğusunda Kürtlerin yönetimde belirleyici olmasını gerektiriyorsa Türkiye’nin aynı alana dönük hamleleri karşısında ABD’den uyarı gelmesi ihtimali artar. Buna karşılık eğer İsrail-Suriye hattında yürüyen diplomatik temaslar Washington tarafından “yeterli” görülürse bazı alanlarda aktörler daha rahat hareket edebilir. Ancak bu rahatlık yine “vefa”dan değil, çıkarların yeni bir dengeye oturmasından kaynaklanır. Yani değişen, aktörlerin erdemi değil, denklemdeki ağırlık noktasıdır.
Buradan NATO ve kural bazlı düzen tartışmasına dönmek gerekir. Kurallar esnediğinde ve ihlalin maliyeti oluşmadığında, sınır bir sonraki sefer daha ileri taşınır. Bu, yalnız büyük güçlerin “daha da pervasızlaşması” anlamına gelmez; aynı zamanda müttefiklerin davranış biçimi de değişir. Açık kopuş yerine sessiz sigorta arayışı başlar; ülkeler ABD’yle kavga etmeksizin kendi aralarında yeni ağlar, yeni anlaşmalar, yeni denge mekanizmaları geliştirmeye yönelir. Böyle bir ortamda ittifakın çözülmesi bir günde değil; öngörülebilirliğin azalmasıyla adım adım olur. Grönland tartışması bu yüzden bir “kriz başlığı” olduğu kadar, ittifakın bağlayıcılık hissinin sınavıdır.
Güven, niyet okumakla tesis edilmez
ABD açısından makul çıkış, çıkar bazlı hareket etme gerçeğiyle söylem arasındaki farkı kapatacak bir öngörülebilirlik üretmektir. Müttefiklik, sahada farklı ortaklıklar kurmayı bütünüyle engellemeyebilir; fakat bu ortaklıkların sınırları ve Türkiye’nin güvenlik kaygılarının hangi noktada ciddiye alınacağı belirsiz bırakıldıkça güven erozyonu kaçınılmaz olur. Bu erozyonu azaltmanın yolu, muğlak mesajlar yerine daha şeffaf çerçeveler, daha tutarlı açıklamalar ve “kural”ın gerçekten maliyet ürettiği bir ittifak dili kurmaktır. Aksi halde her yeni dosya, Türkiye’deki kuşkuyu yeniden üretecek; her yeni kuşku da ABD tarafında “anti-Amerikancılık” etiketiyle açıklanarak sorun çözümsüzleşecektir.
Türkiye-ABD ilişkisindeki kronik gerilim, tek tek olayların toplamı değil; çıkar mantığı, kural esnemesi, iç kırılganlık ve karşılıklı algıların birbirini beslediği bir düzendir. Grönland çıkışı, bu düzenin yalnız Ankara’nın zihninde değil, ittifakın merkezinde de benzer biçimde işleyebildiğini gösteren bir ayna işlevi görüyor.
Bu aynadan çıkacak en makul ders şudur: Güven, niyet okumalarıyla değil, içeride dayanıklılığı artıran demokratik kapasiteyle ve dışarıda öngörülebilirliği artıran kurumsal kurallarla inşa edilir. Bu iki eksen aynı anda güçlenmedikçe müttefiklik “sırt dayanan ortak” ile “her an pazarlık konusu olabilecek partner” arasında salınmaya devam edecektir.